|
İnsan bir kente ilk kez girerken gizli bir aşkına kavuşur gibidir. Önce uzaktan onun belirli belirsiz çekici silüetini görür, sonra mimari yapısı, ardından insan tipleri belirir birer birer. Nihayet kentin kendine özgü kokusu hissedilir. Kimi sokaklar ıhlamur yahut iğde kokusuyla sarıp sarmalar insanı. Uzak mahallelerden dört bir yana yayılan lavanta, ıtır ve menekşe kokuları cennet kokularını andırır.
Duvarlarından hanımeli sarkan bahçelerdeki güllerin, Kafkas güzellerinin yaydığı kokuya benzer, güzel kokular saçması ne hoştur değil mi? Zirvelerde kale gibi kentler vardır, orada kekik kokuları dağ çaylarına karışmış, incelip uzanan kıvrımlı sokakları, sanki sonsuzluğa açılan bir geçittir. Her kentin kendine has güzel ya da kötü kokusu vardır.
Ana caddelerden ara sokaklara kadar yayılan bu kokular, kentleri yaşanır yahut çekilmez kılar. İnsan ruhunun zevk alacağı mis kokuların olduğu kentler doyumsuzdur. Isparta güller diyarı olmuş, gül dikene katlandıkça güzel kokusu artmıştır. Amsterdam lâleler içinde yüzerken, Roma sokaklarında evlerin balkonları küçük birer çiçek bahçesine benzer. Dünyanın en geniş caddesi ve Paris'in göz bebeği "Champ Elisees" de kaldırımları eskiterek nostaljik kılan ünlü parfümlerdir.
Anadolu köy yollarının kenarlarını süsleyen beyaz papatya kokuları, uçuşan beyaz ve kırmızı gelincik tozları, karanfilin yanık kokusu, insanın içine işleyen yağmurla birlikte cana can katan toprak kokusu, yaşanan kentlerin insanlara günlük armağanlarıdır. Nasıl insan kokuları birbiri ile eş değilse, kentlerin kokuları da öylesine farklıdır.
Damarlarında siyah elmas gibi petrolün dolaştığı bir kent olan Kuveyt’in kokuları daha egzotikdir. Havaalanından iner inmez boşlukta insanın yüzüne alev gibi benzin ve asfalt kokuları çarpar. Bir taksiye atlayıp kente doğru yol alırken kesif bir toz kokusuna iğrenç lağım kokuları karışır. Sekiz silindirli dev motorlarıyla yollarda akan arabalardan çıkan egzoz kokuları asfalt ile, bunlarda ortalıkta dolaşan kanalizasyon kokuları ile bütünleşince, sanki insanın burun direği düşer. İnsan çarpılmışa dönüverirken her defasında "benim bu ülkede ne işim var?" sorusunu kendine sormadan edemez...
Ateş gibi surata çarpan rüzgarla inceden inceye insanın içine sızan kum kokuları, bu kentin kendine has diğer kokularıdır. Palmiyelerle sıralanmış bulvarlarda ızgaralardan sızan dayanılmaz derecede ağır kanalizasyon kokusu, daha açık ifade etmek gerekirse çürük yumurta kokusunu andıran kokular; koca bir semti parfümleyecek kadar etkilidir. Kumların üzerine kurulu kentin tüm logarlarından, sokaklardaki ızgaralardan bu sevimsiz kokular dört bir yana uçup dağılır.
Sokaklarda, dünyanin en lüks arabasında bile olsa, insanın ses geçirmeyen lüks araba içinde dahi bu kokuları duymaması imkansızdır. Hissetmiyorsa acilen bir kulak burun boğaz doktoruna uğrayıp burun delikleri açtırtma operasyonu yaptırmalıdır. Üstüne üstlük, Kuveyt sokakları çim yetişsin diye dökülen buram buram taze gübre kokar. Gülü, çimeni seviyorsa insan, onları yapmacık bile olsa canlı tutan bu gübrelerin kokusuna katlanmalıdır.
Kokulu kentler her herde vardır. Dokuz yüz seksenli yıllarda Bornova tarafından İzmir'e girerken bu kokuları fazlasıyla duyardı insan. Camları kırılmış, terkedilmiş fabrikaları geçerken otobüslerin içinde denizden gelen kanalizasyon kokuları kesif bir biçimde insanın burun kemiklerini öyle bir sızlatırdı ki, değme gitsin... Şimdi onlar yok oldu...Ama kent kokuları başka yerlerde oluşuverdi. Neyse, Kuveyt'i bu dertten Körfezi arıtıp temizleyerek Japonlar çok yakında kurtaracaklarmış!..
Aslında, denizden alınacak iyot kokusunu, tertemiz deniz kokusunu aramaz mı, insan. Tatlı bir esinti, ılık bir rüzgar, sahilin doyumsuz kumsallarında, yaşam yorgunluğunun yok olup gitmesini istemez mi? Sahilde inci gibi dizilmiş farklı mutfaklara özgü restoranlardan ızgara balık kokularının en hoşu, güzelim kekik kokuları yayılsın ister.
Nerde!.. Sürekli olarak gel gitlere yenik düşen Körfez suları sık sık çekilir, oraya akan kanalizasyon atıkları ortalıkta kaldığından suların gitmesiyle oluşan balçık ve yosun kokuları insana dayanılmaz anlar yaşatır. Sahile inip uğradığına bin pişman eder insanı. Hatta bol şeritli körfez yolunda araba ile ilerlerken içeriye olduğu gibi sızan bu berbat kokulara insan bir an bile dayanamaz. Hadi, kolonya bulundursan arabada, böyle bir alışkanlık yok. Hem kötü kolanya insana deri hastalığı yapıyor. Parfüm banyosu yapsan, parfümler de jipin içinde sıkıyor insanı... Kokular kokuları siler mi? Sanmam...
Her üç kişiden ikisi yabancı olduğundan kent, siyah ten ve baharatlı ter ile birlikte yabancı yabancı kokar. Alışveriş merkezlerinde buhurdan kokuları, parfümerilerde şeyh ve şeyha kokuları kapıdan girer girmez insanın nefesine dolar, ağırlığı ile neredeyse insanı ezer. Temizlik anlayışının farklılığı kokuların diğer bir kaynağıdır. Sırça köştekiler göremeseler de; normal bir günde, ortalık her yerde görünen; çöp, süprüntü, döküntü, kağıt mendil, plastik torbalar, fast food kalıntılarıdır. her an önünüzde seyreden bir arabadan kola şişesi veya sigara peketinin fırlatıldığını görmek olağandır. Kapıyı açıp tükürmek henüz vazgeçilemeyen lükslerdendir. "Heey, ahbap noluyor!" diyemezsiniz...
Yaşanan her yer, çöpçülerin sürekli gezindiği sokaklar bile hiç temiz değildir. Perşembe ve Cuma günü hafta sonu olduğu için halka açık yerler çok daha fazla kirlidir. Her yere yığılmış devasa çöp kalıntıları; çimenlerin üzerinde yığın yığın yiyecek artıkları, sokakların vazgeçilmez süsleridir. Bina silüetleri içinde kaybolan kentin, doğru dürüst bir tek meydanı bile yoktur. Al Mubarak Caddesi’nde kaldırımları buğulanmış gecenin zift kokulu yollarında Hummer cipler kız tavlamak için cirit atarken, rüzgar hafiften estikce Hint baharatlı kebap ve yanık ciğer kokuları yayar sokak kaldırımlarına. Dünyanın en acemi kebapçıları Kuveyt'te toplanmış sanırsınız.
Mermer kaplı evleriyle kent; içten içe, beyaz tenli bir kadına benzer. Dış mekanlarda kumlara gömülü palmiyeler, saçları birbirine karışmış çekingen bir sarışın gibidir. Kenti üşütür gürültü içinde klimalar, kapalı alanlarda fazla agresifleşip buz gibi bir hava püskürür. İnsanın sadık bir dostu mudur, yoksa sinsi bir düşmanı mı? bilinmez...
Birçok kültür karışımına karşı, geleneklerini korumakta direnen, çölden oluşan dümdüz yapısıyla petrol zengini bu kentin, yüksek ve modern binaları, göz kamaştıran lüks otelleri ve yüksek teknoloji içeren büyük petrol tesisleri başta çok ilginç, çok geçmeden insana bıktırıcı gelir. Hafta sonları tüm sahil piknik alanına dönüşür sabahlara kadar kent yanık ızgara kokar. Çimenler üzerinde yanan mangallardan yayılan her türlü yanık et kokuları, ağır baharatlı kebap kokuları ile arabesk şarkılar özgürce sağa sola dağılır. Her taraf bir çöplük gibidir.
Kokuların sırları üzerinde çalışan bilim adamları, kokuların insanda korku, heyecan, arzu ve benzeri pek çok sayısız duyguyu etkilediğini tespit etmişlerdir. Yiyecek ve içecekleri bizlere sevdiren, onlardan aldığımız zevki tamamlayan kokularıdır. Kentin bayanları, parlatılmış esmer tenleri, makyajla bir derece daha irileşen gözleri, ateş kırmızısı dudaklarıyla alımlıdır. sadece gözlerinin açık kaldığı sihay ipek örtüleri altında dünyanın en meşhur markalarına ait dekolte giysiler yer almaktadır. Geçtikleri yerlerde bıraktıkları kokuların esintisi baş döndürücüdür.
Makyajla canlandırılmış esmer tenleriyle uyumlaşan baharat kokusu sanki gölgelerine yayılır. Çok pahalı şeyha kokularına bürünmüş, gözleri sürmeli tombul Arap dilberleri, moda ve parlak renkli giyimleriyle, süzünüp süzünüp kendilerine gerekli olan mutluluğu yaşatacak erkekleri cezbetmeye uğraşırlar. Giyinip kuşanıp güzel kokular sürerek erkeklere durmadan kur yaparlar. Kimileri hoş ve bakımlıdır, kimileri piyasa yapar. Yürüdükçe sokakları, çarşıları çarşafları ya da aşırı uzun pantolon paçalarıyla her an süpürüp temizleyen onlardır. O pantolan ve çarşafların gizlediği yüksek ökçeler üzerinde ayaklarını kaldırmadan sürüyerek adeta bir başka biçimde yürürler. Yürürken popalarını bir sağa, bir sola atma becerisi sanırım içten gelen, genlere işlemiş doğal bir yetenektir.
Kentin kokuları kadar akşam saatleri de hiç çekilmez. Ana yollarda kilometrelerce kuyruklar oluşan kokulu kentin, hafta sonu trafıği daha şimdiden çekilmez haldedir. Erkeklerle bayanların tanışmalarını sağlayan en hızlı mekanlardan biri de yaşamın bu yol üstü kesitleridir. Hiç susmayan cep telefonları en etkili çöp çatanlardır. Birbirlerine ya küçük bir kağıda yazılmış telefon numarası vererek, veya cep telefonunu diğer arabaya atarak kendi telefonları aranmasıyla bağlantı kurulur. Önü boş olduğu halde yandaki arabalarda bulunan bayanlara kur yapmak uğruna trafiğin tıkındığı başka bir ülke görülmemiştir. Erkekler, nerde olurlarsa olsun, gördükleri bayana, sanki resmini çekecek gibi kafayı dönüp iyice bir bakarlar. Bayanların yanlarında eşlerinin olması pek bir şey değiştirmez. Eğer bayan biraz gerdan kırarsa, yandı gülüm keten helvası...
Uzun sürecek bir takip, taciz ve teklifler başlar. Yolda araba kullanan bir bayanın etrafı, motorlular ve arabalarla sarılır. Trafik onlarla hızlanılıp onunla yavaşlar. Bir şekilde açık kapı bulunması durumunda bayanın ısrarla üzerine üzerine gidilir. Ancak, sadece umursamamak, cevap vermemek, sert çıkışmak belki bir kurtuluş olabilir. Yoksa kim olursa olsun, gerdan kırarsa, kendini çölde bulma olasılığı artar. İnsanın içine zerre zerre sinen toz kokularıyla ciğerler bayram eder. Kırmızı ışıklar bayanların makyaj tazeleme molalarıdır. Önce etli dudaklara kırmızı parlak rujlar sürülür. Sağ ele alınan parfüm şişesi yüze karşı tutulup, şöyle bir dairevi hareketle fışkıran parfüm yeşil ışığı çoktan yakmıştır.
Kuveyt’in en önemli caddesinde bulunan, Sultan Center’dan geçerken insan kendini fakir bir üçüncü dünya ülkesinde gibi hisseder. Sadece son model araba ve ciplerin parıltılı ışıltısı bir zenginliğin, petrol gelirlerinin israfinın yansıması olarak bakışları cezbedebilir. Gözün görebildiği her yüz Kuveytliden otuz beşi obezdir. Kuveyt’in kirlilik problemi sadece halkın tutumuyla ilgili bir sorun değil; çöp toplama, sokaktaki büyük çöp depoları, fast food kalıntıları, taşan çöplüklerin hepsidir. Kuveyt’teki bina ve evlerin genel görünümü ilginçtir. Arabada geçerken Fahat Al-Salem Street ve binaların görünümü üçüncü dünya ülkelerinde görünen barakalar gibi, boyasız, meyve kabuklarıyla dolu, paslı demir oluklar, her yerde çamaşırlar asılıdır.
Kuveyt şehri Körfez Arap başkentlerinin en hırpani, pejmürde, düzensiz ve dağınık başkentidir. Muskat, Dubai, Abu Dhabi hepsi estetik ve genel bakım açısından daha iyidir. Oysa, Kuveyt Körfez’in incisi olarak anıldığı yıllarda en iyi planlanan ve bakımı yapılan bir şehirdi. Şimdi, her defasından biraz daha yükselen giydirme camlı yüksek binalar yığıntısına dönüşmektedir. Her binanın orasında, burasında ya da en tepesinde yer alan yelkenler, sanki geçmişe uzanan özlemi yansıtmaktadır.
Bu kokulu kentin restorantlarının önüne yerleştirlen teraslarda duyamayacağınız tek şey anason kokusudur. O olmayınca rastgele atılan naralar da yoktur. Geceleri kaldırımlarda buğulanmış sarhoşlar, gündüzleri sokakların efendisi dilenci ve kapkaçlara asla rastlanılmaz. Ancak çöllerde daha kötü durumda bir kenara atılmış, tecavüze uğramış yabancılar bulunabilir. Kömür kokulu sabahları da yoktur bu kentin. Fakat, çoğunluğu yabancı, iki milyona yakın fakiri, isyan edemeyecek kadar fakirliğinin bilincindedir. Efkarlı günler, süpermarketlerden alınan üzüm sularının, ev yapımı keyif veren içeceklere dönüşmesiyle giderilir. Karaborsa alınan pahalı şişelerle, felekten gün çalınıp nefisler kapalı ortamlarda köreltilir. Yahut lüks restoranların tezgah altı piyasasında değerini bulan ısmarlama içecekler; kara mizah fışkıran bir uygulama ile çaydanlıklarla masalara çay servisi olarak gelir. İçen yabancının restorana gizlice kendi getirdiği içki şişelerini çay kisvesi altında sunan da yine yabancıdır.
Kokulu kent çok şeyler özletir insana... En başta alabildine bol oksijen... Sonra ormanın sınırsız kokusu, güneş, deniz, kum cenneti olan küçük kasabalar özletir. Menekşe kokulu sahillerde; damak tadına uygun deniz ürünleri ve dağlarda yetişen kokulu otlarla tadlandırılan yöresel yemekler özletir. Izgara etlerine sinen kekik kokusu, serinletici çok hafif bir rüzgar, temiz, saf ve hoş kokulu bir hava aratır. Portakal, turunç ve akasya kokulu sabahları arzular insan...Bir salkım üzüm koparmak ister dalından... Doyasıya, deliksiz, derin bir uyku çekebilmeyi özler. Kokulu kentler; dürüst, adil insanlar özletir. Yağcılıktan uzak, birilerini pohpohlayıp övgüler düzmeyen insanları, iki yüzlü olmayan, çıkara dayanmamış ilişkileri özletir. Şimdi uzaklarda kalan, ancak sürekli gönüllerde yaşayan gerçek dostları özletir. Özletir gerçekten...
Kuveyt, 24 Haziran 2005
Ali AKÇA
|
|